seviyorum lan sizi.


otogarda uzun zamandır -en iyimser şekilde altı ay- görmediğim bir dostumu beklerken yada zamanında gelmemiş bir şehiriçi dolmuşunu beklemekten vazgeçip gitmek istediğimiz yere doğru başım sürekli arkayı kontrol ederek yürürken gözüme milli piyango bileti satanlar takılıyor. ve o günlerde bir bilet alsam kesin kazanırmışım gibi geliyor. çünkü şansımın açıldığını düşünüyorum.
Yanımdaki nicedir beklediğim sevecen surata bakınca ise bugünün talihlisinin zaten ben oldugumu, bilete falan ihtiyacım olmadığını, bu bir günlük piyangoyu iyi değerlendirip yaşayacağım mutluluğu iliklerime kadar depolamam gerektiğini düşünüyorum.
En güzel hediye, en güzel mutluluk insanın sevdiklerinin yanında olması. Büyürken birilerinin elinden tutması, birilerine yaslanıp onlardan derstek alması. Daha doğru-dürüst yürümeyi bile beceremediğimiz zamanlarda her düştüğümüzde annemizin elimizden tutup bizi kaldırıp “Ağlama yavrum. Büyüdün!” dediğini hatırlayın. Demek ki büyümek kolay değildi. kendi ayaklarının üzerinde durmak, hayata alışmak, daha az acı çekmek için biyerlerinin nasırlaşmasını beklemek sancılı bir süreçti.
Bunları düşünerek öğrendik “Neden ben” diye sormak yerine “Bana güç ver. tahammül etmem için destek ol” şeklinde diyalog geliştirmeyi tanrıyla. ve ben su götürmez bir gerçek olarak şunu fark ediyorum artık “Sevdiklerin yanında olduğu sürece, dostlarınla, kankardeşlerinle, ailenle bişeyleri paylaştığın sürece atlatılmayacak şey yok.” Tabi bir de zaman var. Acıta-sızlata hayata alıştıran insanı.
Arkadaşımın birisi kendisine söylenen “Çocuk gibisin. Gözlerinde hep bir afacan gülümseme.” sözlerine karşılık “Ben hiç büyümedim. Sadece imkanlarım gelişti-genişledi.” demişti. Tam olarak bunun nasıl bişey olduğunu yada nasıl başarılabileceğini anlayamadım ama onun yaşadıklarını kabullenmediğini düşündüm. Arkasını dönmüş ve yoluna devam etmişti sanki. Ilk düştüğü zamandan son düşüşüne(ölümüne) kadar da böyle olacaktı belki.
O başarmıştı belki diğer insanlardan bağlarını çözüp tek başına yaşamayı. Insanları tek başına anlamlandırmayı, ağladığında gözyaşını kendi silmeyi, hiçkimseyi almadığı evinde-odasında kendi ile konuşup kendine sarılmayı. ama biz yapamadık.
Yapamadık çünkü insanları anlayamadık. Çoğu zaman kendimizi bile anlayamamışken başkalarının tavırlarını analiz etmeye çalıştık. “Neden böyle yaptı acaba” soruları “Neden böyle yaptı sence”ye dönüşene kadar içimizde uğraştık birilerini anlamak için. Fakat çözüm içerden değil dışardan geldi. Bizim hiç anlam veremediğimiz tavırlara, sözlere başkalarından gayet kolay açıklamalar geldi. Ve normal olarak karşılandı bizim anlayamadığımız kişinin tavırları onlar tarafından. Bizim aklımıza bir tane bile sebep gelmezken onlar çeşitli açılardan derinlemesine anlattılar bizi üzen tavırların anatomisini.
Bu cevapları neden başkalarına sorduk, başkalarında aradık sorusuna ise benim kendim adına bir açıklamam var. Ben espri olsun diye, yada gayet lafın gelişi doğrultusunda sorduğum sorularda öyle cevaplar aldım, öyle potlar kırdım ki sessizliği dinlemeyi tercih etmek zorunda kaldım. Muhabbetin en iştahlı yerinde susuluyorsa, gözler birbirine bakıp dalıyorsa mutlaka bir sebebi vardı ve bu sebebi deşmek çoğu zaman tehlikeli olabiliyordu. Dolayısıyla sustum. Insanları anlayamadım. dostlarımdan dinlediğim açıklayıcı yorumlar da tatmin etmedi ama başkalarının hayatını sorgulamak-anlamak benim hakkım değildi. Istenilen anlatılırdı. Ben istenileni bilirdim. Hepsi bu.
Artık fazla etkilemiyorum seni Talat. Eskisi gibi değil.” sorularına cevabım ve bir fincan çay içimi zamanda birlikte yapılması gereken iki satır muhabbette sınıfta kalmam ise tamamen sözkonusu kişinin yokluğunda verdiğim “ayrılığa katlanma” çabalarının yan etkisi.
Bazen birisini üzdüğünü düşünüp o kadar pişman olabiliyor ki insan, o kadar nefret edebiliyor ki kendinden, bağışlanmanın verdiği şaşkınlığı üzerinden atması unutmak için verdiği çabadan daha uzun sürebiliyor.

Fakat; sustuğum, kalbimdeki sıkışmanın yok olduğu, herşeyin normal göründüğü anlarda bende soruyorum bu soruyu kendime: “Artık ektilemiyor mu?