Bir insanı soru sorarak tanıyamazsınız. Hele ilk başlarda. Çünkü verdiği cevapların kartvizitine ekleneceğini ve uzun müddet sanki kişiliğinden bir parçaymış gibi kendisini takip edeceğinin farkında olan kişi samimiyetini kaybeder. Bu yüzden de yanıltır. En sevdiğin renk, hobilerin? gibi basit ve salak sorular bile yalanlarla doldurulabilir. Bu yüzden soru sormak hoşuma gitmiyor. Aklıma yukarıdaki fikir geldiğinde, aldıgım her cevabı kuşkuyla karşılamaktan kendimi alıkoyamıyorum. Ve hiç hoşuma gitmiyor bu durum.
Bu yüzden önce hayat akıp giderken yavaÅŸ yavaÅŸ ve yalanlara mahal vermeden tanımak kiÅŸiyi, ardından da sorularla kafanda oluÅŸan imajın gerçeÄŸi ne kadar ifade ettiÄŸini test etmek daha eÄŸlenceli bence. Bu sebeple arkadaÅŸlarıma sık sık sorarım “Başınıza şöyle biÅŸey gelse napardınız?” diye. Hem bazen kendimin bile cevap veremediÄŸi sorulara o kadar güzel yanıtlar alıyorum ki bu yöntemle. insana çıkış yolu oluyor duydukları.
Yine böyle bi günde sordum: Yakın zamanda öleceğinizi bilseniz napardınız?
Biliyorum klasik bir soru fakat alınan cevaplar çok farklı ve önemli olabiliyor bu soru karşısında. İnsanların en çok deÄŸer verdikleri ÅŸeyleri, kaybetmekten ne kadar korktuklarını, baskı altında nasıl davranabileceklerini… çok farklı çıkarımlara varabilirsiniz duyduÄŸunuz cevaplarla.
Ama ben daha farklı bir yere varmak istiyorum burdan. Genel olarak herkes bir hazırlık içine gireceÄŸini belirtti yakın zamanda öleceÄŸini bilmesi durumunda. Kendimi alıştırırım. Eksik hissetmeme sebep olan iÅŸleri tamalarım dediler. Bazısı da bırakırım biÅŸeylerle uÄŸraÅŸmayı, boÅŸveririm, sktr ederim dedi. Ama öyle olmuyor. Hayat sanırım en heyecanlı dizi. Flash Forward’ın ilk bölümünün sonundaki siyahlı adam ne kadar heyecan veriyor ve ikinci bölümü izlememizi teÅŸvik ediyorsa hayat da öyle. Herzaman olmasa da gün geliyor uyku girmiyor gözümüze yarını düşünmekten, beklemekten. Ve insan kendini o kadar kaptırıyor ki bu yaÅŸam telaşına, bırakamıyor. Yarın öleceÄŸini bilsen bile bırakamıyorsun içinde bulundugun saçmalıkları. Hele alışkanlıkların.. etin gibi, kemiÄŸin gibi içindeler.
Geçen hafta nazilli’deydim. dört yılımı geçirdiÄŸim garip ÅŸehirde. Eski evimin önünden geçtim. Yol üzerindeki bir bankta oturup yeni sahiplerinin kim olabileceklerine dair bir ipucu aradım. perdelere baktım, ışıklara baktım, balkonda bir karartı ÅŸeklinde görülen adama baktım.. henüz iki ay önce, sabahın altısında o balkonda uyanıp çatıdan bana bakan kuÅŸla yüzyüze gelen ben deÄŸildim sanki. Bütün anılarım hiç varolmamış gibi hissettim. Ev arkadaşıma arada bi “Seneye bizi tanıyan hiçkimse kalmaz burda. Sadece kapı zillerinde kalır adımız.” diyordum. Lakin hiçbir kapı ziline de adımızı yazamamıştık üşengeçliÄŸimizden. (hayaloglu ÅŸiiri gibi oldu)
AçıkÅŸasını söylemek gerekirse o evden ayrılırken aldım arkadaÅŸlarıma sordugum sorunun cevabını ben. O son iki günde öğrendim insanın yaÅŸam hengamesinin içinde nasıl sürüklendiÄŸini ve bu akıntıdan kurtulmanın epey zor oldugunu. Herzaman bilmemize raÄŸmen ordaki günlerimizin çok sınırlı oldugunu, hiç göz önünde bulundurmamışız. Hayat kurmuÅŸuz kendimize. BiteceÄŸini bilip de ya bitmezse ÅŸeklinde davranmışız. Hatırlıyorum da o günü; birsürü not, ufak tefek ÅŸeyler, atmaya kıyamadıklarım, hep ertelediklerim, hatırası olanlar… Bir kısmını spotçu aldı geride kalanların 100tl deÄŸer biçip, diÄŸerleri de çöp olarak evsahibine kaldı. Ve ikisi içinde deÄŸersiz olan o ÅŸeyler bizim için birsürü ‘anı’ydı. kilitleyip çıktık kapıyı.
Sonuç olarak diyorum ki hiçbir koÅŸulda insan yaÅŸamayı bırakmıyor. Nerde olursa olsun kendine bir hayat kuruyor ve istemese bile birsürü anı ile dolduruyor o günlerini. Asla tam olamıyoruz. Hep biÅŸeyler eksik. Yapılması gerekenler, sahip olunması gerekenler, hissedilmesi gerekenler, yaÅŸanması gerekenler… ne derseniz. Zaten bu yüzden her ölüm erken, her ayrılık haksız.
Ölümü anlamak.
-
kuyumcu
-
Talat
-
Kadir DİLEN
-
Talat







