Kör Kuyu


herkesin anlamayan gözlerle baktığı bir ilişkileri vardı. çoğu zaman kendileri de katılıyordu o ‘herkes’ kelimesinin içine. kocaman bir karanlıktı aralarındaki en yoğun şey. bu karanlıkla sarılıyorlardı birbirlerine. daha doğrusu aynı karanlık sarmalıyordu ikisini de. ne bir ses, ne de bir renk vardı onların karanlıklarında. kara’nın en yoğunuydu o. her günahın içinde eriyebileceği bir renkti.
kör kuyularda kaybediyorlardı hep birbirlerini. tam bulduğunda, hissettiğinde diğerini bir şekilde savruluyordu herhangibiri kör kuyularının dibine. Tekrar beklemek oluyordu bu savruluşların ertesi daima. çırpınmak, isyan etmek, yıkılmak sayılmazsa en önemli yaptıkları şey beklemekti. Dünya üzerindeki uzaklar, mesafeler düşünülürse onlar çok yakınlardı birbirlerine. Ama ne görebiliyorlardı baktıkları karanlığın içinde diğerini, ne de sesini duyurabiliyorlardı karşısındakine. Bir kuyunun içine yapılan her seslenişte duvarlarda yankılanıp giderek azalan seslerinden geliyordu tek yanıt.
Bazen roller değişiyor aydınlıkta kalıp kuyunun karanlık dibine bakan kahramanımız düşüyordu bu sefer aşağıya. eskiden karanlığın içinde kaybolan herşeyin, yoğun bir ışık hüzmesi içinde kaybolması dışında pek değişen bişey olmuyordu yine ilişkilerinde. Bu anlarda yukarıya çok dikkatli baktığında sevdiği insanı görüyordu üstündeki ışık demetinde kahramanımız. Aslında bir gölge, bir siluetti gördüğü şey ama o biliyordu ne kadar koyu olduğunu sevgilisinin. Tıpkı ona ulaşmak ümidiyle çıkılan her yolun, başvurulan her girişimin sonucunun mutlak olarak kendine dönmek olacağını bildiği gibi.
Akıl sağlıklarını çoktan kaybettikleri siyah-beyaz hayatlarında tek çabaları birbirlerini yitirmemek olmuşken bir depremdir yıkan herşeyi. [muallak son..]