Kaderimin oyunu vol.2

“Ben bu dünyanın camını çerçevesini kırmak istiyorum. Babamın büstü var içeride, onu da kırmak istiyorum. Ben büstleri değil, insanları seviyorum.”

Yukarıdaki sözler Arat Dink’e ait. Babasının ölüm yıldönümünde söyledi bunları. Yaklaşık iki haftadan beri benim içinde bulundugun durum da farklı sayılmaz. Camı çerçeveyi indirmek istiyorum. Bişeyleri parçalamak istiyorum. Sebepsiz yere birilerinin kalplerini kırmak istiyorum. Çünkü ben de büstleri ve heykelleri sevmiyorum. Hatta fark ettim ki insaları da sevmiyormuşum. Bir kişiyi sevmişim ben. Hatta “her aşkın bir gün biteceği” gerçeğini bildiğimden, onu bile sevememişim. Korka korka, aman alışmayayım, bağlanırsam kötü olur diyerekten hep kaçırmışım gözlerimi gözlerinden.
Boş zamanlarımı dersanenin terasında bir elimde çayla aydın’ın ışıklarını seyrederek geçiriyorum. Sandalyemi kimseye bulaşmak istemezmiş gibi bir köşeye çekmiş olsam da aslında çok istiyorum birisinin gelip “nasılsın?” diye sormasını. Fakat onlar; bazen yapılan her espriye abartılı bir şekilde gülüşümün, bazen de ağzımdan hiçbir kelime salıvermeyişimin bir kişilik özelliği olduğunu zannettikleri için ortada bir sorun göremiyorlar. Beni tanıyanlar ise net bir şekilde görebilir ki şu aralar bişeylerden kaçıyorum. Mutluluk, huzur arıyorum. Neden mi? Çünkü terkedildim ve bu duruma alışmalıyım.
Yani değinilmesi gereken iki nokta var; birisi ayrılık, diğeri ona alışma gerekliliği. Iki konuda da söyleyecek sözüm var lakin şöyle de bir durum var:
Ilk gününde dinlemeli bir ayrılığın hikayesini. Çünkü gün geçtikçe o kadar artıyor ki ruhunuzdaki ızdırap, yaşadıklarınızı anlatmak için zihninizde doğru kelime bulmakta zorlanıyorsunuz. ‘Nasılsın’ sorusunu karşılamaya bile hafif kalıyor sözlüğünüzdeki tabirler.
Günden güne ayrılığa alışmanın getirdiği sakinlik ayrılık acısını tölere etmeye yardımcı olsa da pisikolojimin tam olarak ayırdında değilim. Daha önce başkalarının da söylediği gibi açık bir yara oluyor ayrılık bedende. En ufak şeyler dokunup kanatabiliyor. Gün geliyor çok acıyor, sızlıyorsunuz ama eninde sonunda kabuk bağlayacaktır o yara da.Hangileri bağlamadı ki?
Belki defalarca izlediğim ve birçok sahnesini, repliğini hafızama kazıdığımdan dolayı olabilir ama ben kendi ilişkilerimde ıssız adam’dan sahneler görüyorum bazen. Mesela terkedilişim, kadınlara karşı takındığım tavır, başıboşluğum, rahatlığım, demokratikliğim, silikliğim… gibi birçok şeyin sebebi olarak gösterebileceğim bir replik var o filmde. Izlerken hep içimden tekrarlarım:

Kimsenin hayatına dahil olmak istemiyorum. Kimse de hayatıma dahil olsun istemiyorum. Bi nedeni yok. Böyle geldim böyle gidiyorum.

Belki başkasının hayatıma dahil olmasıyla ilgili bi problemim olmayabilir fakat başkasının hayatına dahil olma konusunda alper’le aynı fikirleri paylaşıyoruz. Birisinin hayatında “keşke” olarak kalmak istemiyorum. Illa ki bir iz bırakacaksam bunun camdaki buğu kadar hafif ve güzel güneşli bir gün tarafından kolayca temizlenebilecek şekilde olmasını istiyorum. Herkes kendi hayatıyla iligili kararları kendisi versin istiyorum. Zaten hep çabaladığımız, hayalini kurduğumuz ülke bu değil mi? Özgürlüklerin diyarı… Kıskançlık falan gibi arızalı maço tavırlar sergilemenin ve bu doğrultuda kalpler kırmanın hiç hoş olmadığını düşünüyorum ben. Ama bu düşünce yapısı insanlarla aranıza ister istemez bir mesafe koymanıza sebep oluyor. Üçüncü kişilerle güzel oluyor bu mesafe de işi abartıp sevdiceğinize karşı da korursanız eğer bu mesafeyi hiç iyi sonuçlar oluşmuyor.
Bir bakıyorsunuz ki sevgilinizin iyiliği için yaptığınız herşey ilişkinizin kötülüğü için olmuş. İstisnasız. Insan üzülüyor, kırılıyor ama seve seve de ayrılmak zorunda kalıyor. Çünkü hal böyle olunca anlıyorsunuz ki farklı karakterlere sahipsiniz. Bir fotoğraf karesinin içine sığmakta zorlanıyorsunuz. Sevmişsiniz tamam da olmanız gereken kişi olamıyorsunuz. Sanki hayatınızın aşkı olmadığını bildiğiniz bir kişiye aşırı derecede bağlanmış gibi hissediyorsunuz. Beraber bir geleceğiniz yok. hissediyorsunuz ama umursamıyorsunuz. onun saçlarınızı okşayışı, sarılışı, kendine has ifadesi ve tebessümüyle bakışı hayatınızın en sevdiğiniz parçaları olmuş. o sizin hayatınıza dahil olmuşken siz hep bişeylerden kaçmış kendi kaleminizle kendi sonunuzu yazmışsınız. Acı gerçeği görünce çırpınmış, çıkış aramış fakat durumun vehametini anladığınızda ise bulduğunuz en asil sözlerle veda etmişsinizdir ona:

“Ben senin hayatında seni mutlu etmek, yüzünü güldürmek için varım.
Başaramıyorsam bu hikayede yerim yok.”

Dönüş yolunda ise neden bu ayrılıklara alışmak gerektiğini düşündüm. Daha önce de benzer olaylar yaşadım. Hepsi benzer gerekçelere sahip. Hep “Bu kadar demokratik olmak zorunda değilsin” sözünü duyuyorum ben. Ve sorunun kökü kabul etmek istemesem de benim kişiliğimle alakalı biraz. Belki bir gün başka bir insan olabilirim yeterince istersem, yada birisi gelir ve “işte yıllardır aradığım demokratik sevgili bu” der :=)