hakkımda bilmediğiniz 5 sey

Bir-iki hafta önce türk blog sitelerinde bir furya başladı. Kimin başlattığı hakkında pek bir fikrim yok ama gelişimini hayranlıkla (ve biraz da korkarak) izledim. Top bana gelirse ne yazacağım hakkında düşündüm biraz. Pek dişe dokunur bişeyler bulamadım ama top yine de bana geldi. Öncelikle bana bu pası atan Kafkefbloga ve RenkliBloga çok teşekkür ediyor. ve bu yazıyı yazmakta biraz geciktiğim için onlardan özür diliyorum.

Neden ‘silentrebel’ ve ’mecaziyasam’

İnternet alemine ilk giriş yaptığım zamanlarda fark ettim ki bu alemde hiç kimse kendi adını kullanmıyor. Once sanal bir benlik yaratılıyor, ki “kendimize bir nick seçme” bunun ilk aşamasıdır. Sonra da bu nickle bişeyler yapılıp yine sanal olan bir imaj, bir duruş sergileniyor. Ben de bu sanallık modasına uymak adına kendimi en iyi ifade eden bir nick seçmeye karar verdim ve bu da silentrebel oldu. Yani asi olan ama isyanlarını kendi içinde yaşayan birisini (beni) çok güzel ifade etti bu sözcükler.
Mecaziyasam a gelirsek..
Mecaz sanatını, mecazen söylenen sözleri severim. Yaratıcılıktır bunları söylemek. Hem konuşurken sözcüklerimin arkasına gizli manalar koymaya, hem de dinlerken söylenen kelimelerden çok söylenmeyen manalara kulak vermeye çalışırım. Bu dediğim kinaye de sayılır biraz ama neyse.. ve birgün murat çelik’in bir parçasındaki şu söz aklıma takılır.. “Aşkta mecaz oyunlara itirazım var!”

Neden ‘mecaziyasam’ hayatı geriden takip ediyor?

Daha önceki yazılarımda da fark etmişsinizdir belki. Etmediyseniz bu yazıda fark edebilirsiniz. Benim blogum hayatı geriden takip ediyor. Tıpkı vizontele filminde olduğu gibi. Ben bir haberi bloguma yazdığımda siz neredeyse onu unutmuş oluyorsunuz. Bu gecikmelerimin farkındayım ve bunlar için çok güzel (bana göre de geçerli) bir bahanem var. Bu blogu internet cafeler sayesinde hayatta tutuyorum. Yani evimde bilgisayarım yok. Ve internet cafelerde nedense içimden pek yazmak gelmiyor. Konsantre olamıyorum o ortamda. Beğenmiyorum yazdıklarımı ve yaptıklarımı. Ve arkadaşlarımın “seni aradığımız zaman bu kadar kolay bulabilmek ne güzel” (çünkü belirli saatlerde internet cafedeyimdir. hiç şaşmaz.) şeklindeki esprileri hoşuma gitmiyor.

Müzik olmadan asla..

Televizyon ile pek aram yoktur ama müzik olamadan hiç vakit geçiremem. Sürekli bir müzik yayını vardır odamda. Ders çalışırken, boş boş otururken, birisiyle dertleşirken vs.. sadece uyurken tahammül edemem. Kısa yolculuklarda bile disc-man imi ve atrac-cd lerimi alırım yanıma. Ve her tarz müziği severek dinlerim. Aynı zamanda söylemeyi de çok severim. Fakat etrafımdaki kişiler benim şarkı söylememem gerektiğini savunuyorlar. -sanırım sesim biraz kötü-

Özlemler bitmiyor, hüzün beni terk etmiyor…

Karamsar bir yapım var. Nedense bugünü yaşamak(carpe diem) yerine bişeyleri beklemek, bişeyleri özlemek oluyor çoğunlukla istemsiz tercihim. Kendi canını sıkmakta benim kadar usta birisi daha olduğuna inanmıyorum yeryüzünde. Mesela 4k+3e kişilik bir gurubumuz vardı lisede onları ve Endüstri Meslek Lisesinin bahçesindeki alemlerimizi unutamıyorum/özlüyorum. Ama son günlerde en çok özlediğim şey : Kıskanç erkek arkadaşı tarafından aramızın bozulduğu Bidenem Meltem’imin muhabbetleri. Ve bakın şimdi bunları hatırlıyor tekrar üzülüyorum
: (

LigTv olan bir evde işkenceye maruzum.

Hayatta nefret ettiğim şeylerden birisi futbol. Ve futbol muhabbetleri. Ama ne yazık ki arkadaşlarım iflah olmaz bir fanatik oldukları için evimizde ligtv var. Buna bağlı olarak da istedikleri her saatte televizyonda futbol adına bişeyler bulabiliyorlar. Ben de demokrasiden soğuyan azınlık rolünü oynuyorum bu durum karşısında.

yazımı bitirirken herkesin yaptığı gibi topu birilerine atmak istiyorum ama herkes yazmış bi ben kalmışım yazmayan sanırım. o yüzden pas verecek insan bulmakta zorlanıyorum. ama yine de öncelikle Ertu abime, sonra da tanımamama rağmen wurala ve pembeaya pas atmak istiyorum.