ayrılık hediyesi

bazenkendiipinicekersin.jpg
bir aydan beri dünyanın neresinde olduğumu unutmuş vaziyetteydim. 2vize1final olayı eğer finalsiz geçemiyorsanız çok kötü bişey. sürekli sınav oluyor çünkü. zaten sevmiyorum sınav haflarını. ömrümden çalıyorlar. hadi test olsa yine işaretleniyo da klasik sınavlarda herşey birbirine giriyo.
yani özetle yorucu bi ay geçirdim ve az daha olsa çıldırıcaktım. şükürler olsun ki sağ-salim bitirdik. şimdi sonuçları beklicez. görmek istemiyorum gelecek notları ama bakalım hangi hocalar ittirecek arkamdan.(geçmem için)
aslında döndüğümde ilk yazımda şöyle diyecektim :”kusmak istiyorum. çevremdeki herşeyin ve herkesin üzerine kusmak istiyorum”. Bu uur kardeşimin yaptığı bişeydir normalde. hoşlanmadığı kişinin, palavra atanların üzerine kusar. kimseye tahammül edemediği zamanlar (özellikle sarhoşken) hiç acımaz kusar geçer. bende öyle oldum. hiçbişeye tahammülüm kalmamıştı artık ama bugün böyle değilim.
biraz daha kötü bir durumdayım. zehirlenen adam kusarsa içindekileri dışarı atar ve yaşama şansı kazanır ama eğer çoktan komaya girdiyse mal gibi kalır ortada. ben şimdi mal gibiyim. hissetmiyorum. az önce birkaç şarkı çalıp test ettim gerçekten hissetmiyorum. normalde midemin bulanması, acıması, olmadı sızlaması gerek fakat mal gibi oldum. boşum. bu kötü bişey tabi. hani hastayken sağlığınızın değerini anlayıp şükretmek gibi… koma yada shock vaziyetinde olmasam benim de şükredecek birsürü şeyim olurdu şimdi, ama önce ayılmak lazım.
neden böyle oldu sorusuna bu sefer cevap bulmak kastı baya beni. hala da dişe dokunur bişey bulamadım ama “iyimserlik politikasının çalışmaması”, “yazarken hala acemi olmam(konuşmada zaten berbatım)”, “eski alışkanlıklar”, “yanlış hayat felsefesi”, “şarkılar, benzetmeler, mecazlar”, “takıntılar(bu önemli bak)”, “maneviyatı maddenin önüne geçirme”, “yanlış benzetmeler”, “alkol”, “yasak kişiler” gibi başlıklar çıkardım kendime konuyla ilgili.
sebebi ne olursa olsun neticede “sıçtım” ve hiçbirşey bu gerçeği değiştirmiyor. esprilerimin ciddiye alındığı, ciddi sözlerimin de şaka olarak algılandığı olmuştu daha önce ama bunu düzeltmek için hiç çalışmadım sanırım ve doğal olarak da sonuç dün geceki altın vuruş oldu. bu bir sonuç. hatta bu bir son. acı ama hayat kadar gerçek. artı benim kıvıramadığım tek durum bunlar sanırım. yanlış anlaşıldığım zamanlar yani. çünkü mal oluyorum ben sözüm yanlış anlaşılırsa. “nası yaa?” deyip kalıyorum ağzım açık. tıpkı şimdi yaptığım gibi.
karşımdakine kendisini koruması için bir silah hediye etmiş ve o da benim hediyemle beni vurmuş gibi bişey sanırım bu olay. kendi ipini çekmek, kendi idamında sehbayı tekmelemek, özenerek günlerce, yıllarca uğraşıp inşa ettiğin bir “sanat eseri” değerindeki binanın altında kalmak gibi belkide. kendini cezalandırmak, mazoşist duygularını tatmin etmek isterken bıçağı biraz derine kaçırmak gibi oldu benimkisi. bu amaçlardan hiçbirisini gütmememe rağmen dışardan gören birisi intihara teşebbüs ettiğimi falan bile düşünebilir.
osmanlı padişahının karşısında heyecandan virgülü nereye koyacağını bilemeyip bunu başıyla ödeyen bir adamın hikayesinde kendimden bişey bulabilirim artık. yada “old boy” filmindeki söylediklerinden dolayı pişman olup kendi dilini kesen adam da olabilir benim kader ortağım. iddiadan kazandığı parayı bir gecede harcayıp ertesi güne beşparasız giren adama benzetilirsem de anlarım. “kaybedenler kulübü” denilir bizim gibilere denilse denilse. ama benim favorim montecarlo daki kumarbazlar. ben en çok onlarda ortak nokta buluyorum kendimle. sadece şanstan başka sırtlarını dayayacak güvenecek birşeyi olmayan o insanlara benzetmekten alamıyorum kendimi. oturup bir masaya kadere bırakmak kendini. sadece şanstan medet ummak. ve tam kazandığın sırada kaybetmek… geri dönüşü olmayan o çıkmaz sokağın sonunda tek başına kalmak. tanrıyı çok önceleri öldürmüş olmasaydınız ona sığınıp çıkış yolu göstermesini isterdiniz belki ama sizin için şans vardı. tanrı değil. kimin ellerinde olduğu bilinmeyen yeryüzünün en dengesiz şeyi.
dünden sonra ise ben sadece Yusuf Hayaloğlu’na küfrediyorum. ne şansıma, ne tanrıya, ne de başkasına… hayatımdaki salakça bir alışkanlığı bana katan, o güzel şarkıyı yazan ve okuyan kaba sakallı aynı zamanda sevgi dolu bu adama küfrediyorum ben. sanırım ilk kez 6-7 yıl önce dinledim yusuf hayaloğlu’nun “ayrılık hediyesi” adındaki şiirini. en kötü günlerimden birisinde tam radyomu kapatıp uykuya bırakacağım anda kendimi beş dakika meşgul etmişti bu şarkı beni. daha sonraları da tesadüfen hep ben ne zaman kötü olsam, ne zaman gözlerim buğulu olsa bu şarkı bi yerlerden çıkıp beni ağlatmıştı. hatta ölmeden önce dinlemek istediğiniz son şarkı sorusuna düşünmeden “ayrılık hediyesi” demiştim ben. ayrılıklarda gidenin arkasından sevgi paketleyip ona sevginizi veremeyeceğiniz hayatın ilerleyen anlarında bunu sizin yerine yapmayı amaçlıyordu verilen “ayrılık hediyeleri”
öğrendik ki sevgi değil “kin” de paketlermiş ayrılık hediyesi verenler bazen.
amaçsızca beklemekten başka bişey yapılabileceğimi zannetmiyorum artık. komadayken insan hayata dair algılayamadığı herşeyin yarattığı boşluğun yerini baş ucundaki saatin çıtçıtlarıyla dolduruyor ve zamanın ne kadar yavaş geçtiği gerçeğiyle yüzleşiyor.